İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak (K.S.)’ın İki Şiirinde Aşk ve Âşığa Bakışı
İsmail Hakkı Toprak (k.s.) Hazretleri, son dönemde yaratılanı Yaratan’dan dolayı sevmek düşüncesine dayalı hizmetleri ile Türkiye’nin dört bir tarafında gönüllere dokunan irşad faaliyetleriyle dikkat çeken isimlerden biridir.[1] Sevenlerinin tabiri ile “Efendi Hazretleri”, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in izini adım adım takip eden, gönlü Hakk’ın rızasına ulaşma azmi ve aşkı ile dolu bir gönül eridir.[2] İbâdet hayatındaki disiplin, insanlarla münasebetlerindeki dengeli tutumu ve toplumun her kesimini kucaklayan kuşatıcı hizmet adımları ile Sivas’ta olduğu kadar Anadolu’nun her köşesinde hatta ülke dışında birçok noktada gönüllere dokunmuş bir zâttır.[3] O’nun tesir halkasının bu denli geniş ve etkileyici olmasında gönül dünyasına yön veren Hak aşkının özel bir konumu vardır. Efendi Hazretleri, Hakk’ı tanımak için var edildiğini düşündüğü insanın, gönlünden Hakk’ın dışındaki şeyleri /ağyârı çıkarmadan yaratılış gayesini fark etmesinin mümkün olmadığı görüşünü taşımaktadır. Ağyârın gönlü terk etmesinin ise Hakk’a vuslat aşkının gönlü kaplaması şeklinde mümkün olduğunu benimseyen Efendi Hazretleri, bu yönüyle ilâhî aşkın hayatın anlamını bulmada lütfedilen en büyük nimet olduğu kanaatini paylaşmıştır. Bu çalışmada, kendisini tanıyanların ve vesîle olduğu hizmetlerin kendisinin Hak âşığı olduğuna şâhitlik ettikleri bu gönül insanının iki şiirinden hareketle aşk ve âşığa bakışı ele alınacaktır.
Efendi Hazretleri’nin İki Şiirinde Aşk ve Âşık
Efendi Hazretleri’nin, yaşadığı dönemin şartları gereği insan yetiştirme metodu ile irşad şeklini benimsemesinden dolayı elimizde Yâre Yâdigâr adlı eseri, bazı mektupları ve birkaç şiiri mevcuttur.[4] Esasında yetkin bir din bilgini olan Efendi Hazretleri, irşad faaliyetlerine başladığı ilk dönemlerde eser telifi ile bu süreci ilerletmeyi düşünmüş fakat bazı mânevî işaretler neticesinde insan yetiştirme metodu üzerinden hizmetlerini şekillendirmiştir.[5] Efendi Hazretleri, elimizde mevcut olan az sayıdaki şiirlerinde râbıta, halk içinde Hak ile beraber olmak, tecellî, mürşid-i kâmile teslimiyet, ihlâs, vahdet-i vücûd, uzlet/halvet, nefis mücâdelesi, fenâ, bekâ ve dünyanın geçiciliği gibi birçok konuyu işlemiştir. Şiirleri, mektupları ve Yâre Yâdigâr adlı eserine genel bir çerçeveden bakıldığında Efendi Hazretleri’nin görüş bildirdiği konuların merkezinde aşk başlığı olduğu rahatlıkla anlaşılmaktadır. O, hakîkat sırrının gönlün aşk ateşi ile yanıp Hakk’a vâsıl olmakla çözülebileceği kabulünden hareketle diğer görüşlerini aşk şemsiyesi altında dile getirmiştir, denilebilir. Onun bu tavrını net bir şekilde gösteren iki şiirinden bir tanesi şudur:
Sanman ki bizi şîre-i engûr ile mestiz
Biz ehl-i harâbâttanız kim mest-i elestiz
Ol demde kim ikrâr eyledi bizi ey dost
Şimdi derilip çevremize gördü kim mestiz
Bu zevke yeler ehl-i hıred kim bula bir yol
Akıl ana tuzak olmuş iken mümkün mü gide yol
Aşkın elemi her kimi zâr etti o makbul
Sûfî demesin kim bu yolda biz dahi mestiz
Bezm-i ezele vâkıf olan ehl-i harâbât
Terk eylemez bizleri olsak da pür-âfât
İşte o zaman bilir ki biz ezelî mestiz
Bu dedikodular olacak hep cümle güzel
Çün başa getirmiş o takdîri ezel
Bildim ki bu âlem hareketi sun-‘ı Lem-yezel
Toprak olup ayaklar altına
Yüz koydum elbette ki mestiz.[6]
Efendi Hazretleri, tasavvufî düşüncesini ve mânevî seyrini tarif ederek başladığı şiirinde ilk olarak kendilerinde görülen sarhoşluk hâlinin üzüm şarabından olmadığını, bu sarhoşluğun elest bezminde yani Hakk’ın bütün ruhlara “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” sorusunu sorduğunda başladığını ve ezelde kuşandıkları aşk libası ile gönlünü Hak’tan başka her şeyden temizleyen harâbât ehlinden olduklarını söylemiştir. Efendi Hazretleri, daha ilk aşamada Hak aşkının ezelî boyutuna ve gönlü mâsivâdan/Hakk’ın dışındaki her şeyden temizlemeden hakîkî aşkın tadının alınmayacağına işaret ederek asıl derdinin aşk diyarının misafiri olmayı başarmak olduğunu belirten Efendi Hazretleri, ezelde ikrar edilen aşk ahdinin dünyada kendisini bulup onu ondan aldığına şâhitlik ettiğini naklederek ezelî aşkın dünya serüvenine işaret etmiştir. Bu adımıyla da aşk başlığına dair tecrübelerini sıralamaya devam ettiği anlaşılan Efendi Hazretleri, aklın aşk karşısındaki yetersizliği/çaresizliği konusuna sözü getirmiştir. O, aşkın insanı kendinden geçiren özelliğine akıl ile her şeyi çözebileceğini söyleyen kimselerin ki Efendi Hazretleri onlara yiğitler tabirini kullanmıştır, bir yol bulmalarını teklif etmiştir. İhramcızâde Hazretleri (k.s.), aklın aşkı anlamak noktasında bir tuzak olduğunu belirterek akıl başta olmak üzere hakîkatin önündeki her türlü bağdan kurtulmanın aşkın tesiri ile mümkün olabileceğini dile getirme babında zâhir ehlinin aşkı anlamalarının mümkün olmadığını dile getirmiştir. Aşkın kişiyi inleyen bir gönle sahip hâle getirmesinin hakîkati tecrübe etmede makbul bir aşama olduğunu belirten Efendi Hazretleri, Hakk’a vuslat aşkı ile tutuşmayan kimsenin sadece söylemle hareket ederek hakîkate ulaştığı iddiasında bulunmasını anlamsız gördüğünü deklare etmiştir. Efendi Hazretleri’nin “Sûfî” şeklinde şiirin metninde dile getirdiği kesimin, âşıklar tarafından hakîkat arayıcısı olma yolunda yüzeysel kalıp hakîkati sadece söylemde gören ve hakîkati tecrübe etmede başarıya ulaşamayan “zâhid” tipolojisini kastettiği anlaşılmaktadır.
Efendi Hazretleri, şiirin devamında, Hakk’a vuslat yolunda ezel bezminde verilen söz gereği aşk şarabını içen gerçek âşıkların dünyada başlarına ne gelirse gelsin aşk yolunu terk etmeyeceklerini nakletmiştir. Ezel bezmi ahdine sâdık kalarak aşk denizinde gemisini yüzdüren âşıklara dair dedikoduların da âşıkların mânevî seyirlerine katkı yapan söylemler olduğunu fark edecek hâle gelen kimselerin âşıkların ezeldeki ahde vefâ gösteren kimseler olduklarını belirterek aşk ve âşıklara dair söylemini sürdürmüştür. Efendi Hazretleri’ne göre, ezelde aşk şarabını içen âşıkların başına gelenler de Hakk’ın ezeldeki takdiri ile gelmiştir ve bu yüzden âşık aşkın bedeli niteliğindeki bu sıkıntıları Hakk’ın lütfu olarak görüp şikâyeti terk ederek aşkın kılavuzluğuna kendisini bırakmıştır. Şiirin son kısmında Hakk’ın kalıcı, âlemin yok olucu özelliğine dikkat çekerek, her şeyin Hakk’ın tecellîsi ile varlık seyrine devam edebildiğini ve bu hususu aşkın tesiri kendisinin idrak edebilecek bir noktaya geldiğini söylemiştir. Bu hakîkat tecrübesi karşısında tevâzûun en büyük işaretlerinden olan toprak gibi kendini/nefsini ayaklar altına alıp aşk sayesinde yüzünü Hak kapısının eşiğine bir kurban gibi feda ettiğini belirterek şiiri sonlandırmıştır.
Efendi Hazretleri’nin bu şiiri, baştan sona kadar aşk ve âşık tarifine tahsis edilmiş bir metin olarak kabul edilebilir. O, ezelî aşk, gönlün mâsivâdan temizlenmesi, Hakk’ın tecellîleri, akıl-aşk ilişkisi, sûfî/zâhid eleştirisi, âşıkların türlü belâlara/imtihanlara maruz kalması, aşka ve âşıklara sadâkât göstermek, tevâzû, Hakk’ın bâkî âlemin fânî olması ve nefis engelinin aşkın tesiri ile aşılabileceği gibi birçok konuyu, başlıkların aralarındaki girift ilişkilerine dikkat çekerek işlemiştir.
Efendi Hazretleri’nin aşk konusuna tahsis ettiği ikinci şiiri ise şudur:
Soydum kabâyı/Aşkın elinden
Giydim abâyı/Allâh aşkın elinden
Aşkın elinden/Allâh derdin elinden
Bir derd-nâkim/Bir zerre hâkim/Bir sîne çâkim
Allâh aşkın elinden/Aşkın elinden
Ellerim bağlı/Ol şâha karşı/Derim Allâh Hû
Allâh aşkın elinden/Aşkın elinden/Allâh derdin elinden
Sevdim kemâhî/Ol yüzü mâhı/Eylerim âhı
Allâh aşkın elinden/Aşkın elinden/Allâh derdin elinden
Hakkı’ya yandım/Aşka boyandım/Âhir uyandım
Allâh aşkın elinden/Aşkın elinden/Allâh derdin elinden.[7]
Yine her kelimesinde aşkın vurgulandığı bu şiirde Efendi Hazretleri, varlık iddiasından sıyrılarak yokluk alâmeti olan dervişlik hırkasını/abayı giymek sûretiyle aşk yoluna bende olduğunu belirterek söze başlamış, mecâzî aşkın değil Hak aşkının onu kendinden alıp Hakk’a ulaştırdığını vurgulamak için de “Allah aşkından” ifadelerine şiir metninde yer vermiştir. Aşk derdi ile dertlenmiş bir kimse oluşunu, bu vasfa, aşkın zerresi ile tanışmak ve harabeye dönmüş bir gönle sahip olmakla ulaştığını dillendiren Efendi Hazretleri, aşkın tesiri ile Hakk’ın sonsuz güç ve kudretini idrak etmesinden dolayı hayret tecrübesini kuşandığını, bu nedenle hiçbir şey yapamaz bir hâle geldiğini ve mutlak varlığın alameti olan “Allah, Hû” isimlerini zikirden başka bir şeyin elinden gelmediğini söyleyerek âşığın Hakk’a vuslat tecrübesindeki (fenâ) durumunu vasfetmiştir.
Hak âşıklarının vasıflarını sıralamaya devam eden Efendi Hazretleri, Hakk’ın cemâline muhabbetten dolayı her şeyi olduğu gibi sevmenin ve âh etmenin Hak âşıklarının temel özellikleri olduğunu belirterek şiirin son pasajına geçmiştir. Son pasajda ise aşk ile yanıp Hakk’ın rengine boyandığını ve sonunda Hak aşkı ile uyanıklık nimetine kavuştuğunu belirterek şiirini sonlandırmıştır. Bu son pasajda Hz. Mevlânâ’nın “Hamdım, piştim, yandım” şeklinde özetlediği mânevî yolculuğun zirve kazanımı olan yanmak sûretiyle benliğinden vazgeçip her şeyde Hakk’ın tecellîsini görür bir duruma geldiğini söylemiş ve bunu Hakk’ın aşkı ile boyanmak şeklinde ifade etmiştir. Her şeyde Hakk’ın isim, sıfat ve Zât tecellîlerini müşâhede ettiğine işaret eden Efendi Hazretleri, gerçek uyanıklığın gönül gözlerinin/basîretin açılması ile elde edildiği fikrini zikrederek sözlerini nihayete erdirmiştir.
Netice olarak ifade etmek gerekirse her iki şiirde de Efendi Hazretleri, dünyaya geliş gayesinin Hakk’ı lâyıkıyla tanımak bunun için de aşk denizinde yelken açmanın zarûrî olduğu düşüncesini dile getirmiştir. Efendi Hazretleri, aşkın ezelî boyutuna, aşka ulaşmak için takip edilmesi gereken çeşitli yollara, gönül gözünün açılması neticesinde hakîkat perdelerinin aralanıp Hakk’a vuslat şerbetinin içileceğine ve âşıkların ezelde Hakk’a verdikleri ahde, sözleri ve başlarına gelenlere sabretmek sûretiyle fiilî olarak vefa göstermeleri gibi birçok konuya değinmiştir. Efendi Hazretleri’nin, az sözle çok mânâlar ifade edebilme kabiliyetine işaret eden bu şiirlerinin yanı sıra Hakk’ın rızası için yaratılmışa hizmeti şiar edinen hayat misyonu ve gönüller ihya eden ilmî, vicdânî ve ahlâkî vasfı da onun aşk bendesi bir gönül avcısı olduğuna şâhitlik etmektedir.
[1] Alim Yıldız, “İhramcızâde İsmâil Hakkı”, Doğu'dan Batı’ya Düşüncenin Serüveni, ed. Bayram Ali Çetinkaya (İstanbul: İnsan Yayınları, 2015), 165-174.
[2] Ahmet Turan Alkan, “İhramcızade”, Bir Gönül Eri İhramcızâde İsmail Hakkı, ed. Alim Yıldız (Sivas: Buruciye Yayınları, 2010), 163-167.
[3] Bekir Yücel, "İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Hayatı ve Şahsiyeti", Bir Gönül Eri İhramcızâde İsmail Hakkı, ed. Alim Yıldız (Sivas: Buruciye Yayınları, 2010), 117-137.
[4] Reşat Öngören, “İsmail Hakkı Toprak”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2012), 41/264-265.
[5] Necmettin Tozul, “Bir Terbiyeci Olarak İhramcızade İsmail Hakkı Toprak”, Bir Gönül Eri İhramcızâde İsmail Hakkı, ed. Alim Yıldız (Sivas: Buruciye Yayınları, 2010), 263-277.
[6] İsmail Hakkı Altuntaş, Nakşıbendî Şeyhi İsmail Hakkı Toprak’ın Hayat ve Menkıbeleri (Ankara: Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Lisans Tezi, 1992), 65; Veli Şen, Evrâd-ı Bahâiyye (Sivas: elif Matbaası, 1976), 37.
[7] Altuntaş, Nakşıbendî Şeyhi İsmail Hakkı Toprak’ın Hayat ve Menkıbeleri, 63-64; Şen, Evrâd-ı Bahâiyye, 36-37.
Fatih ÇINAR
Yazar
Müslüman benim adımYiğit Türk evlâdıyımYedek subaylık yaptımHayırdadır ısrârımAllâh'a îtimâdımSeksen yıl adımladımŞiirdir istîdâdımYaşayan Türkçe tadımEttim gençlere yardımAdâlet ilkem kadîmÎman, İslâ...
Şair: Bekir OĞUZBAŞARAN
Bir çağı açıp bir çağı kapatan İstanbul’un fethi ile dünyanın siyâsî, askerî, kültürel ve sosyal gidişatı değişmiştir. Akşemseddîn (k.s.) başta olmak üzere birçok gönül erinin rehberliğinde II. Mehmed...
Yazar: Fatih ÇINAR
İslâm tarihindeki üç meşhur şemsten biri kabul edilen Şemseddîn-i Sivâsî (k.s), Zile’de dünyaya gelmiş, Tokat ve İstanbul’daki eğitim süreçlerinin ardından Sahn-ı Semân Medreseleri’nden birinde müderr...
Yazar: Fatih ÇINAR
“Anadolu İrfânı” tabiri Anadolu coğrafyasını yüzyıllardır rengine boyayan mânevî bir neşvenin en kısa ve özlü ifadesidir. Gönül dünyasını şekillendirdiği insanları, Hak ve halk nezdinde saygın bir kon...
Yazar: Fatih ÇINAR